Melek düşerse…


Deccal filminde izleyiciyi büyük bir sınav bekliyor.

FİLM KRİTİK: SERDAR AKBIYIK

Lars Von Trier’in Antichrist’i bütün tartışmalarıyla ülkemizde de vizyona girdi. Kanlı  ve gerilimli sahneleri kadar filmin alt metinleri de çok sert.

Lars Von Trier’in son filmi Antichrist’i seyrettikten sonra yanlış anlaşılan filmler listesinin en başına yazdım. Bu film üzerine yapılmış kadınları kötü gösterdiği yönündeki bütün eleştirileri taraflı buluyorum. Öncelikle Antichrist bir dahinin karanlık zamanlarının en korkunç kabusları olarak kabul edilmeli. Çünkü Lars Von Trier bu filmin çekimlerinden önce büyük bir depresyona girdi. Hatta o kadar ağır bir depresyondu ki bu filmin çekimlerini erteledi. Daha sonra o günleri kendisi de bu şekilde tanımladı.

Trier’in filminin adı Antichrist yani Türkçe’de Deccal, aynı Nietzsche’nin Deccal’i gibi. İkisinin arasında birçok gönderme olduğu açık. Nietzsche Deccal’i yazarken frengi yüzünden dengesini kaybetmişti. Bu anlamda sınırsız bir sorgulama ve dışa vurumla Nietzsche’nin Antichrist’i ortaya çıktı. Lars Von Trier için de depresyon sebebiyle aynı sınırsız sorgulamadan bahsedebiliriz. Fakat buradaki bu sınırsızlık ve özgürlük kadınlara yönelik bir saldırı anlamında değil. Çünkü aslında Trier’in Antichrist’i kadın-cadı dönüşümünü ve kadın katliamını tanmılarken bunun bütün sorumluluğunu erkeğe yüklemekte.

Film, sevişirken çocuklarının pencereden düşerek hayatını kaybetmesiyle yıkılan bir çiftin yaşadıklarından yola çıkıyor. Kadın büyük bir pişmanlık ve kendini suçlamanın pençesindeyken psikolog kocası mesleğinin de gereği onu kurtarmaya çalışmakta. Çift, kocanın önderliğinde acılarıyla yüzleşme yolunu seçer. Bunun için de kadının korkularını ve acılarını perçinleyen doğanın içindeki kulübeye giderler. Kulübe kadının tezini hazırlamak için daha önce çocuğuyla yalnız kaldığı Eden (Cennet) adını verdikleri orman içinde bir yerdir. Burada korkularıyla yüzleşmek isteyen çift korkularının derinliği içinde kaybolurlar.

Filmde çok sert sahneler var. Üstelik bu sahnelerde saldırgan olan hep kadın karakter. Onun için de izleyici kötülüğün timsali olarak en kaba şekliyle kadını görür. Bu sahnelere gelene kadar kadının öncesiyle ilgili karanlık sırlar da ortaya çıkıyor. Bu karanlık sırların en belirgin olanı ise tarih içinde kadın katliamları ve cadı avı konusunda hazırladığı tez sırasında kadın karakterin geçirdiği değişim. Tezi yazmaya başlayan kadın haksızca yakılan yok edilen kadınların peşinden giderken onları yakan mantığa esir olmaya başlar. “Ağlayan kadın aldatan kadındır” cümlesi kadının ağzından döküldüğü anda Lars Von Trier kadın düşmanı olmakla suçlandı. Film Cannes’da ödül almasına rağmen büyük eleştirilere uğradı. Halbuki filmin başından itibaren erkek, filmin hikayesini yönlendiren karakter. Psikolog koca büyük bir acıya rağmen soğuk bir mantıkla yaklaşıyor eşine. Kadın acı çekerken erkek bu acıya uzak duruyor. Çocuğunu kaybeden ve acısını bu kadar soğuk saklayabilen hangi karakter pozitif olabilir ki? Bu tamamıyla negatif bir özellik aslında. Aynı zamanda erkek kadının aldığı ilaçları kesmesine sebep olarak zaten bütün olayları tetikliyor. Kısacası yaşanan dramların asıl sorumlusu oluyor bu tercihiyle erkek.

Üç hayvan çifti ziyaret ediyor. Bu üç hayvan figürü aslında Lars Von Trier’in İncil’de İsa’nın doğumunu kutlamaya gelen Üç Kral’a ve hediyelerine bir ‘anti’ kavramlar üçlemesiyle yanıtı. İncil’de İsa’ya bu Üç Kral gelirken Trier’in Deccal’inde ise geyik, tilki ve karga geliyor, karşılıkları ise matem, acı ve umutsuzluk. Bu noktada filmdeki Deccal’in aslında sanıldığı gibi kadın değil erkek karakter olduğunun en büyük kanıtına ulaşıyoruz. Çünkü öykü içinde bu üç hayvanı gören sadece erkek karakter oluyor. Yani bu üç hayvan figürü sadece erkek ile ilişkiye giriyor. Film üzerine kadın düşmanlığı dışında iki eleştiri daha var.

Filmi seks ve erotizmden ibaret kabul eden mantığın eleştirisi ki bunu sanata ve sinemaya yapılmış bir kabalık olarak görüyorum. Kadın ile erkek arasındaki en büyük mücadele, enstrüman sekstir, cinselliktir. Cinselliği yok sayarak kadını da erkeği de yok sayabilirsiniz ancak. Diğeri de bu filmin dini göndermelerden ibaret olduğunu sanmak veya bu öyküyü bu   gözle değerlendirmek. Çok yetersiz bir bakış açısı. Filmin özüne giden yolu ana mesele olarak kabul etme hatasından başka bir şey değil. Bu filmin odağı kadının da, erkeğin de konumunu karşı cinsin belirliyor olması aslında.

Eğer kadın şeytansa onu bu role iten erkek, erkek şeytansa onu da bu role iten kadın. Ama her ne olursa olsun iktidar söz konusuysa burada erkeğin rolü çok daha önemli. Çünkü gücünün ve arzularının yönlendirdiği erkeğin çizdiği bir dünyanın sorumlusu ancak yine erkektir. Filmin finalindeki sahne bu belirlememin en büyük sebebidir aslında. Filmin sonunu açık etmemek adına o sahneyi sinemada seyretmenizi öneriyorum. Filmin oyuncuları Willem Dafoe ve Charlotte Gainsbourg kariyerlerinin zirvesini buluyorlar. Zaten Gainsbourg performansıyla Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü aldı. Ama bu ödülden daha önemli ve değerli bir performans gösteriyor her iki oyuncu da. Son on yılın en önemli performansları. Çok sert bir film olduğunu söyleyerek bu yapımı öneriyorum. İyi seyirler.


Etiketler